Anahtar Kelimeler: Uyumsuz tiyatro, Godot’yu Beklerken, Yabancılaşma, Nietzsche, 2. Dünya Savaşı

“Godot’yu Beklerken”, Samuel Beckett tarafından yazılıp ilk kez 1953’te sahnelenen ‘uyumsuz tiyatro'nun en çarpıcı örneklerinden biridir. Beckett, 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan kaotik durumu, bireyin kendine ve çevresine olan yabancılaşmasını, uyumsuz ve anlamsız davranışlarını, haliyle bireyin içinde bulunduğu psikolojik buhranı yansıtırken insanı sarsarak düşünmeye itiyor. 

Önce oyunu tanımamızda yarar vardır diye düşünüyorum. Beckett; Vladimir-Estragon, Lucky-Pozzo şeklinde çiftler halinde yaratmış karakterlerini. Karakterleri sınırlı olduğu gibi, mekân ve kostüm açısından da oldukça sınırlı görünüyor. Bildiğimiz tek mekân var: sadece bir ağacın olduğu bir köy yolu. Estragon ve Vladimir bıkmaksızın bekliyorlar Godot’yu. Peki, kimdir bu Godot ya da nedir? Kimine göre ufacık bir umut, kimine göre hiçlik veyahut bilinmezlikten başka bir şey değildir. Sahnede de hiç görünmez zaten, sonu olmayan bir bekleyişten ibarettir sadece. Biz de öyle değil miyiz? Bekleyip dururuz hayallerimizi, hedeflerimizi ya da umutlarımızı. Eylemlerimizde mana yoktur tıpkı Estragon ve Vladimir gibi, beklemek dışında. Doğarız, büyümeyi bekleriz ki okula başlayalım; okula başlayınca bitmesini bekleriz ki işimize kavuşalım; hayat meşgalesinde koştururken bir bakmışız ki ellili yaşlar merhaba ediyor bize ve sonrasında bekleriz ölüm gelip bizi alsın diye. Ne değişti dünden bugüne bekleyip durmaktan başka? Ne fark var Vladimir ve Estragon’un bekleyişi ile bizim yaşama telaşı içinde bocalayıp aynı yerde takılıp kalmamız arasında?


Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken adlı oyunundan bir sahne

‘Godot’, Fransızca kökenli bir kelime olup bot anlamına gelmektedir. Oyunun ilk perdesinde de Estragon’un ayakkabısının içindeki taşı çıkarmaya çalıştığını görürüz. Vladimir ile arada botunu yoklayarak Godot’yu beklerler fakat hiçbir zaman gelmeyecektir, bunu biliriz. Yine de onlar bir an olsun usanmadan sürdürürler bu anlamsız bekleyişlerini. Bu bekleyiş sırasında karşılarına Pozzo ve Lucky çıkar. Lucky bir köle gibi resmedilmiştir oyunda, Pozzo ise efendi. Onlar da bir yere ulaşmaya çalışırcasına giderler, fakat belirsizdir varacakları yer. Tek bildiğimiz bütün bu karakterlerin birbirinden ayrı bir işe girişemedikleri. Burada bizlerin aklına Nietzsche’nin “sürü zihniyeti kavramı” gelmesi gerekiyor. 2. Dünya Savaşı ile ortaya çıkan kapitalizm ve materyalizmin etkisiyle bireyler sürüler halinde yönelmişler hedefe doğru. Ki bu durum, psikolojik ve mental sorunların da bireylerde kitleler halinde baş göstermesine sebebiyet vermiştir. Bütün bunlar bireyi çukurun içine sürükleyip boğulmasına, düğümlenmiş ip misali karmaşıklaşmasına ve nihayetinde de yabancılaşıp itilmesine neden olmuştur. Biz okuyucular olarak zihinlerdeki ve yaşantılardaki bu karmaşıklığı ve anlamsızlığı gerek Lucky’nin saçma konuşmalarından gerek bir türlü zihnimizde yer edinemeyen eylemlerden ve sonu olmayan bekleyişten anlamak mümkün. O halde, gücün güçsüzü tutsak edip bilinmezliklere sürüklediği bu bekleyiş kervanında bizlere düşen, çaresizliğimize yenik düşmeksizin, aradığımız anlamı anlamlandırmaktır. Aslında tüm mesele bu: beklemekten ziyade beklenilen… Ama neyi bekliyorduk öylesine telaşlı öylesine ıssız bir dünyada.


İzlemek isteyenler için bağlantı: https://www.youtube.com/watch?v=-Va9xN_xXYw, 

Tuğbanur Suna
Yücel Kültür Vakfı
Gönüllü Yazar

YKV Content:1567