Ekran Hızından Zihinsel Derinliğe Dönüş
Bilginin parmaklarımızın ucunda sonsuz bir hızla aktığı dijital çağda, bilgiyi işleme ve üzerinde derinleşme yeteneğimizi her geçen gün daha fazla kaybediyoruz. Kısa içeriklerin verdiği anlık tatmin ya da bir konudan diğerine atlamak, beynimizin sürekli uyarılmasına neden oluyor; tüm bunlarla birlikte uzun ve emek isteyen metinlere karşı sabrımız tükeniyor. Bu kısa içerikler odak problemleri, dikkat dağınıklığı gibi sorunları beraberinde getiriyor. Tüm bunlara rağmen, ekran süremizi kontrol altında tutmak belirli bir yere kadar kolaydı; fakat günümüzde çoğu birey bağımlı olduğunun farkında olarak bunu sempatikleştiriyor ve bu durum giderek kontrol edilemez bir hâle geliyor. Bireysel bir tercihten ziyade kolektif bir alışkanlığa dönüşen bu durum beynimizin kas hafızasını değiştiriyor ve gerçek hayatımıza da tamamıyla bir kaydırma hızıyla bakıyoruz. Ancak bu bilişsel yüzeyselleşmenin içinde kaybettiğimiz şey sabrımız ve bu sabırla kurulan anlam bağlarıdır. Derin okuma kavramı tam burada, dijital gürültüyü susturmanın ve zihni yeniden oluşturmanın bir yolu olarak karşımıza çıkıyor.
Derin okuma, sadece kelimeleri anlamak değil, metnin içine girerek kendi iç dünyamızla bağ kurmaktır. Maryanne Wolf gibi bazı araştırmacılar derin okuma araştırmaları yapmıştır. Wolf’a göre insan okumak için hayata gelmez, yani beynimizde böyle bir bölge bulunmuyor. Görme ve dil merkezleri arasında bilgiyi geri dönüştürerek yeni köprüler kurar. Bu köprülerde eleştirel düşünme, analitik ve akıl yürütme gibi farklı süreçlerden geçerek okuma yaparız. Wolf’un tanımıyla acemi okuyucu bunları geliştirmek için yıllara ihtiyaç duyar, uzman okuyucudaysa bu farklı süreçler milisaniyelerle oluşur. Buna göre okuma eylemi geliştirilebilir. Ancak günümüzün dijital dünyasında bu konuda bir gerileme yaşıyoruz. Teknik olarak bir uzman okuyucu olsak bile ekranların hızı ve kısalığı bizi tekrardan acemi seviyesine götürüyor. Bilgiyi derinlemesine kullanmak, anlamak yerine daha yüzeysel olarak işliyor ve geçiyoruz. Eğer okuma alışkanlıklarımızı sadece hızlı ve kaydırmalı içeriklerle sınırlarsak beynimiz derin analiz yapma becerisini basitleştirmeye başlar. Bu bizi karmaşık cümlelerden kaçınan ve metnin ruhuna inemeyen okuyuculara dönüştürüyor. Uzman bir okuyucunun en büyük ve en önemli gücü olan metinle bağ kurma, yerini dijitalin getirdiği aceleciliğe bırakıyor. Dolayısıyla derin okuma sadece bir tercih değil, beynimizin analiz ve empati kurma becerisini korumak için yapılması gereken zihinsel bir antrenman.
Dijital çağın getirdiği bu bilişsel yüzeyselleşmeye karşı en önemli savunmamız zihnimizi yeniden derinleşmeye alıştırmaktır. Tabii ki, uzun süredir ekranlara hapsolmuş bir dikkat süresiyle bir günde ağır felsefi metinleri tüketmek imkânsızdır. Aynı bir sporcunun antrenmanlarına küçük ağırlıklarla başlaması gibi okuma alışkanlığımızı da zihnimizi yormadan bizi içine çeken, akışkanlığı yüksek eserlerle inşa etmeye başlayabiliriz. Örnek olarak kısa kitapları okumaya başlayarak bu kısır döngünün kırılmasını sağlayabiliriz. Zihnimize o eski derinliğini kazandırmak için en önemli adım ise bizi doğrudan hayatın içine çeken, dili berrak eserlerdir. Bu noktada derin okuma kaslarımızı yeniden harekete geçirmek için ideal birer rehber olabilirler.
Cengiz Aytmatov’un Cemile eseri bozkırın ortasında geçen aşk hikâyesiyle ve sadeliğiyle okuyucuyu yormaz. Aytmatov’un betimleme gücüyle birlikte dijitalin yüzeyselliğinden kaçıp derin bir soluk almamızı sağlar. Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf eseri olay örgüsündeki akıcılık sayesinde odaklanamama problemini kolaylıkla aşar. Belki de ihtiyacımız olan şey yeni bir teknoloji değil bizi kendimizle baş başa bırakacak bir kitaptır.
Aslı Şahin
Yücel Kültür Vakfı
Gönüllü Yazar
Kaynakça
Wolf, M. (2007). Proust and the Squid: The Story and Science of the Reading Brain. New York: HarperCollins.

