Pluribus İncelemesi: Mutsuz Olma Hakkı
Breaking Bad'in yaratıcısı Vince Gilligan'ın imzasını taşıyan Pluribus dizisi, insanlığın büyük bir kısmının “The Joining” (Birleşme) adı verilen kolektif bir zihne bağlanarak yapay ve sonsuz bir huzura kavuştuğu tekinsiz bir yakın gelecek portresi çiziyor. Başroldeki Rhea Seehorn'un canlandırdığı Carol Sturka, bu duruma bağışıklık kazanmış nadir insanlardan biri olarak, herkesin “mutlu” olduğu bu yeni ve öncekinden farklı olan dünyada kendi benliğini, iyi veya kötü de olsa insani olan duygularını korumak amacıyla tüm varlığıyla dirençli bir mücadele veriyor. Klasik kıyamet senaryolarındaki kaosun aksine korkutucu derecede nazik ve düzenli bir atmosfer sunan dizi, izleyiciyi özgür irade ile dayatılan mutluluk arasında zorlu bir ahlaki sorgulamayla baş başa bırakıyor. Normalde alışık olduğumuz hikayelerde virüs insanları hasta eder, öldürür veya zombiye dönüştürür. Buradaki hikâyede ise tam tersi virüs bir huzur ve mutluluk kaynağı oluyor.
Peki herkes mutluysa sorun ne? Evet, herkes mutlu ama bu mutluluk gerçek değil, çünkü seçilmedi, dayatıldı ve bu mutluluğun bir bedeli var. Birleşme oluştu, kolektif zihin ile herkes aynı şeyi hissediyor, ben diye bir şey yok, sadece biz var. Acı yok, mutsuzluk yok, sadece huzur ve mutluluk var, bazen insan kendi içinde mutsuz, huzursuz veya başka birine karşı öfkeli olabilir. Fakat insanı gerçekten insan yapan bir robottan, makineden ayıran bu duyguları ona ait hisler değil midir?
İşte tam bu noktada Carol Sturka, insanlığın son kalesi olarak karşımıza çıkıyor. Carol, Albuquerque'de yaşayan, Winds of Wycaro isimli çok satan bir fantastik-romantik kitap serisinin yazarıdır. Ancak ironik bir şekilde, kendisine şöhret getiren bu “vıcık vıcık aşk” kitaplarından ve hayranlarından nefret eden, hayattan genel olarak memnuniyetsiz, huysuz ve aksi bir karakterdir. Onun huysuzluğu, siniri ve acıları, onu bu yapay cennetten koruyan bir kalkan görevi görüyor. Carol, tüm varlığıyla “mutsuz olma hakkını” savunarak aslında “insan kalma hakkını” savunuyor.
Aslında Pluribus’un distopyası sandığımız kadar uzak bir gelecekte geçmiyor. Sürekli mutlu, başarılı ve pozitif görünme baskısı altında olduğumuz –özellikle sosyal medya çağında– dizi bize negatif duyguların da bir değeri olduğunu sarsıcı bir dille hatırlatıyor. Carol’ın insani mücadelesi sadece bir bilim kurgu senaryosu değil, aynı zamanda modern insanın, tek tipleştirilmeye ve bu “zorunlu mutluluk” kültürüne karşı bir başkaldırısı.
Sonuç olarak Pluribus, izleyiciye klasik bir “iyi ile kötü” savaşı değil, “kusurlu bir gerçeklik” ile “kusursuz bir esaret” arasında bir seçim sunuyor. Vince Gilligan, Breaking Bad'de suçun kimyasını işlemişti; burada ise insan ruhunun kimyasını ele alıyor. Dizi bittiğinde kendinize şu rahatsız edici soruyu sormadan edemiyorsunuz: Tüm acılarınızdan, kaygılarınızdan ve benliğinizden vazgeçme karşılığında sonsuz bir mutluluk mu, yoksa uğrunda savaşmaya değecek bir özgürlük mü? Carol Sturka, verdiği mücadeleyle cevabın “özgür iradeden” yana olduğunu haykırıyor.
Tüm bu felsefi derinliğin ötesinde Pluribus, Rhea Seehorn’un oyunculuğu ve Vince Gilligan’ın tekinsiz atmosfer yaratmadaki ustalığıyla görsel bir şölene dönüşüyor. Son sahnede Carol tarafından dürtüsel şekilde istenen atom bombasının Carol’a verilmesi sezon finali olmasıyla beraber dizinin en vurucu sahnelerinden biriydi. Aslında bu sahnede birleşmenin o sahte mutluluğu ile Carol’un öfkesinin karşı karşıya geldiğini görüyoruz. Diyalogların az, bakışların ve sessizliğin çok şey anlattığı bu yapım, gürültülü aksiyon dizilerinden sıkılanlar için sessiz ama sarsıcı bir liman. Belki bizi “The Joining” gibi sonsuz bir huzura kavuşturmuyor ama kesinlikle izledikten sonra dünyaya ve duygularımıza daha farklı bakmamızı sağlıyor. Bence kesinlikle bir şans verilmeli.
Beste Karar
Yücel Kültür Vakfı
Gönüllü Yazar
