Genç Sayfa
#gönüllülük #potansiyel #kendinikeşfetmek #gençlik #kişiselgelişim

Kişinin kendisini keşfetme süreci ilk başta yakın çevresini tanıması ve anlamlandırmasıyla başlıyor. İlk başlarda bulanık gelen sesler, görüntüler zamanla daha net bir hale geliyor. Artık o sesin ve görüntünün kime ait olduğunu anlayabiliyoruz. Sonrasında her birimiz okullarda eğitim hayatımıza başlıyoruz. Ve biraz daha dünyaya karşı algılarımız farklılaşmaya başlıyor. Kendi kök ailemiz dışında kendimiz ayrıca bir çevre kurmayı öğreniyor, artık hayatın içinde farklı sorumluluklar ve rollerle anılmaya başlıyoruz. Bu süreç anaokulu, ilkokul diye devam eden hepimizin aşina olduğu ortalama bir akademik yolculuk. Bizler ilk başta ailemiz, sonrasında okul hayatımızda yaşadıklarımızla kendimizi de tanımaya başlıyoruz. Burada beni düşündüren asıl şey, kendi içimizdeki potansiyeli veya gerçekte neyi sevdiğimizi ne zaman anlıyoruz?

Gönüllülük, gençlerin potansiyellerini fark edebilecekleri önemli bir keşif alanıdır.

Eğitim modelini tartışmaktan ziyade her birimiz belli bir dönem standartlaşmış benzer müfredat sistemi ile mezun oluyoruz. Belki burada üniversite yılları biraz daha farklılıklar sunsa da herkesle birlikte ortalama ve genel bir bütünlük için benzer dersler alınıyor. Kişinin başarısı ve görünürlüğü notlarla belirleniyor. Fakat gençlerin, potansiyellerini tam anlamıyla gerçekleştirebilmeleri için gerekli olan zemini okul sıralarında mı başlıyor? Belki kısmi olarak “evet” diyebilirim ama yeterli bulunmuyor.

Bu noktada sivil toplum kuruluşları, dernekler, okul toplulukları gibi gönüllülük çalışmaları bence hem büyüme hem de keşfetmek için birer fırsat alanı. Kısaca gönüllülük faaliyetleri, gençlerin kendi potansiyellerini keşfetmelerine yardımcı destek mekanizmalarıdır. Gönüllülük faaliyetlerinde, aldıkları sorumluluklar, sorunlar karşısında ürettikleri çözümler, herhangi bir çatışma senaryosunda kurdukları iletişim becerisi, inisiyatif alabilme cesaretleri onların kendi potansiyelinin büyümesine katkı sağlıyor.

Burada gençlerin eğitim hayatına kıyasla daha cesur ve kendisini daha güvende hissettiğini düşünüyorum. Bunu bana düşündüren olgu ise okul hayatının notlar, sınavlar gibi sürekli bir başarı kaygısını tetikleyen aile ve çevre beklentilerinin olması. Kişi ne sevdiğini, hangi konuda iyi olduğunu ya da duygusal zekasını destekleyen çalışmaların içinde olmaktan ziyade herkesle birlikte en yüksek notu almak için matematik sınavında başarılı olmalı. Başarılı olmalı ki beklentilere hitap eden umut verici bir genç olabilsin.

Ama gönüllülük çalışmaları rekabetten ziyade kolektif bir bilinçle ortak bir fayda, değer üretmek isteyen birbirini destekleyen kişilerin birlikte yol aldığı bir serüven. Burada aynı zamanda kişi kendi gücünü, potansiyelini de bilinçli farkındalıkla destekliyor. Kendi içindeki “kendini iyi hissetme” olgusunu besliyor. Aynı zamanda gençlerin sivri köşelerini daha yumuşak hale getirmesi anlayış, hoşgörü ve empati becerilerini güçlendiriyor.

Bu çalışmalar içerisinde kişi kendi potansiyelinin ve bilgilerinin farkına vararak, zayıflıklarını giderme ve güçlü yanlarını geliştirme çabasına giriyor. Farklı alanlardan insanlarla tanışarak kendi ufkunu genişlettiği bir bağ kurma alanına itiliyor.

Sonuç olarak, okul sıralarındaki örgün eğitim genellikle akademik başarıların konuşulduğu alanlarken, gönüllülük çalışmaları ise gençlerin kendisini keşfettiği gelişim fırsatlarının olduğu bir alandır. Topluluk çalışmalarının bireyin kişisel potansiyelini bütüncül ve pratik bir şekilde geliştirmede, okul hayatından daha temel ve etkili bir destek mekanizması olduğunu bize gösteriyor.

Sıla Korkut
Yücel Kültür Vakfı
Gönüllü Yazar

YKV Content:1699