Genç Sayfa

Temsilden Benliğe: Florence Olmak

Temsilden benliğe Florence olmak

Sinema, tarih boyunca yalnızca hikâyeler anlatan bir araç olmamış, aynı zamanda toplumsal rolleri, kimlikleri ve temsilleri şekillendiren güçlü bir sanat alanı olmuştur. Bazı filmler yalnızca anlattıklarıyla değil, anlatım biçimleriyle de özel bir anlam taşır. Cléo de 5 à 7 benim için bu filmlerden biridir. Agnès Varda’nın 1960’larda çektiği bu siyah-beyaz film, Parisli pop şarkıcısı Cléo’nun saat beşten yediye kadar süren bekleyişini konu alır. Bu süre boyunca, hastalığıyla ilgili doktordan alacağı test sonucunu beklerken yaşadığı içsel yolculuğa tanık oluruz. İlk bakışta bu bekleyiş, ölümle yüzleşen bir kadının hikâyesi gibi görünür. Ancak film ilerledikçe, Cléo’nun asıl korkusunun, varlığının bir parçası hâline gelmiş güzelliğini kaybetme ihtimali olduğu anlaşılır. Film, tarot kartlarıyla açılır. Bu sahne, siyah-beyaz anlatı içinde yer alan tek renkli sahnedir.

Filmin içeriğine baktığımızda Cléo, film boyunca güzel ve zarif bir kadın olarak karşımıza çıkar. Filmin en çarpıcı anlarından biri, Cléo’nun aynaya bakışlarıdır. “Kaçma küçük kelebek. Çirkinlik ölümün bir şeklidir. Güzel olduğum sürece yaşıyorumdur.” dediği an, güzelliğin bir tercih değil, varoluş koşulu haline geldiğini hissettiriyor. Bu cümle bana, kadınlara öğretilmiş değer sisteminin ne kadar sessiz ve güçlü olduğunu gösteriyor. Bu noktada film ile günümüz arasında bir paralellik kuruyorum. Bugün aynaların yerini ekranlar almış durumda, sosyal medyada paylaşılan görüntüler, filtreler ve beğeniler aracılığıyla tıpkı Cléo gibi kabul edilip edilmediğimizi kontrol ediyor muyuz? Bakış artık tek bir seyirciye değil, anonim, sürekli ve bitmeyen bir kalabalığa ait. Agnès Varda’nın 1960’larda kurduğu bu anlatı, bugünün görünürlük anlayışıyla güçlü bir bağ kuruyor. Sosyal medya, hangi görüntülerin değerli olacağını belirleyerek güzelliği sessizce standartlaştırıyor. Güzellik, kendiliğinden var olan bir şey olmaktan çıkıp, korunması, sürdürülmesi ve yeniden üretilmesi gereken bir şey haline geliyor.

Cléo’nun ‘Sans Toi’ şarkısını söylediği sahne duygusal bir kırılma anı yaratır. Şarkı sırasında etrafındaki insanlar kadrajdan çekilir ve geriye yalnızca onun sesi, bedeni ve duyguları kalır. Bu sahnede onun bakışının değişmeye başladığını hissediyorum. Şarkı, seyirlik bir performans olmaktan çıkıyor. Cléo’nun iç dünyasına açılan bir çatlağa dönüşüyor. Kendi varlığıyla ilgilenmeye başladığı küçük ama çok önemli bir adım atıyor. Cléo, başındaki peruğu çıkararak şarkıcı kimliğinden fiziksel olarak ayrılır ve Paris sokaklarında yürümeye başlar. Benim için bu yürüyüş, filmin ruhunu taşıyan anlardan biridir. Cléo kalabalığın içinde yürürken hem son derece görünür hem de derin bir yalnızlık içinde. Kamera, vitrinler, yansımalar ve bakışlar aracılığıyla onun bedeninin kamusal alandaki yerini sürekli hatırlatır. Bu yürüyüşler ilerledikçe Cléo’nun çevresine bakışı da yavaş yavaş değişir. Şehir, yalnızca ona bakanların değil, onun da bakabildiği bir yere dönüşür. Cléo’nun içsel dönüşümünün, Paris’in gündelik akışıyla birlikte ilerlediğini hissediyorum. Filmin sonlarına doğru Antoine ile tanıştığı sahnede, gerçek adının Florence olduğunu söylemesi ise bir başka güçlü kırılma anı yaratır. ‘Florence’ isminin çiçek açan anlamına gelmesi ve yeniden doğuşu çağrıştırması, bu değişimi sembolik olarak daha da güçlendirir. Ona yüklenen şarkıcı Cléo kimliğinden uzaklaşmaya başladığı bu an, sade ama çok anlamlıdır. Artık sadece bakışlar için var olan biri değil, kendi kimliğiyle var olmaya başlayan bir kadındır.

Cléo de 5 à 7, bir kadının başkalarının bakışlarıyla kurgulanan bir temsil olmaktan çıkıp, kendi benliğini kazanma hikâyesini sakin ama son derece etkili bir biçimde görünür kılan bir filmdir. Filmde gördüğümüz şey, toplumsal rollerin ve dış dünyanın beklentilerinin birey üzerinde nasıl baskıcı bir kimlik yarattığıdır. Agnès Varda’nın yaptığı şey ise bu değerleri yeniden üretmek değil, onları açıkça görünür kılmaktır. Güçlü siyah-beyaz estetik sinematografisi, filmin anlattığı düşünceleri görsel olarak da derinleştirir. Cléo’dan Florence’a dönüşün hikâyesi sadece 1960’lara ait değil, bugün hâlâ kadın temsili ve bakış üzerine düşünmemizi sağlayan güçlü bir anlatı olarak etkisini sürdürmektedir.

İrem İlayda Arslanoğlu
Yücel Kültür Vakfı
Gönüllü Yazar

YKV Content:1771