Erasmus+ Deneyim Yazısı

Eco SafeGuard: Dünyaya Başka Bir Gözle Bakmayı Öğrenmek

Eco SafeGuard, benim için yalnızca sürdürülebilirlik üzerine yapılan bir Erasmus+ çalışması olmadı. Bansko’da geçirdiğim on gün boyunca farklı ülkelerden gençlerle aynı amaç etrafında çalıştım, birlikte ürettim, tartıştım, güldüm ve günlük hayatımızdan pek çok şeyi paylaşarak dünyaya biraz daha farklı bakmayı öğrendim.

Eco SafeGuard 4-13 Aralık 2024 Bansko, Bulgaristan Sürdürülebilirlik ve Eco Mindset
Eco SafeGuard Erasmus+ projesinden grup fotoğrafı

Bir Erasmus+ projesine giderken insanın aklında genellikle birkaç soru oluyor: Kimlerle tanışacağım? Program nasıl geçecek? Yeni insanlarla anlaşabilecek miyim? Proje gerçekten bana bir şey katacak mı?

Benim Eco SafeGuard yolculuğumda bu soruların cevapları, Bansko’da geçirdiğim on gün boyunca yavaş yavaş ortaya çıktı. İlk günlerde daha çok birbirimizi tanımaya ve grubun bir parçası olmaya çalışırken, son gün geldiğinde farklı ülkelerden insanlarla aynı amaç etrafında çalışmış, birlikte üretmiş, tartışmış, gülmüş ve günlük hayatımızdan pek çok şeyi birbirimizle paylaşmıştık.

Bu yüzden bu projeyi yalnızca sürdürülebilirlik üzerine yapılan bir Erasmus+ çalışması olarak değil, farklı insanlarla birlikte öğrenmeyi ve üretmeyi deneyimlediğim uzun bir yolculuk olarak hatırlıyorum.

Eco SafeGuard bana, bazı yolculukların eve döndükten sonra da insanın düşünme biçiminde devam ettiğini gösterdi.

İlk gün: tanımadığım insanlarla aynı masada

Bansko’ya vardığımız ilk gün daha çok yerleşme ve birbirimizi tanıma süreciyle geçti. Farklı ülkelerden gelen insanlarla aynı ortamda bulunmak ilk anda biraz alışılması gereken bir durumdu.

Birbirimizin isimlerini bile tam olarak bilmiyorduk. İlk aktivitelerde rastgele eşleşerek sohbet ettik. Ardından çeşitli tanışma oyunlarıyla grubun enerjisini yükseltmeye çalıştık.

Başlangıçta oldukça basit görünen bu aktivitelerin aslında projenin ilerleyen günleri için ne kadar önemli olduğunu sonradan fark ettim. Çünkü birkaç gün içerisinde aynı insanlarla tekrar tekrar çalışmaya başlayacaktık.

İlk gün birbirimize “Merhaba, nerelisin?” diye sorarken, birkaç gün sonra aynı masada saatlerce bir fikir üzerinde tartışıyor, akşamları birlikte vakit geçiriyor ve birbirimizin hayatından hikâyeler dinliyorduk.

Eco SafeGuard projesinde tanışma ve grup çalışması
İlk günlerdeki tanışma çalışmaları, farklı ülkelerden gelen katılımcıların kısa sürede ortak bir grup hissi oluşturmasına yardımcı oldu.

Takım çalışması sandığımdan daha farklıymış

Bu proje benim için özellikle takım çalışması açısından önemli bir deneyim oldu. Daha önce bir grup içerisinde çalışmış olsam da, farklı ülkelerden insanların oluşturduğu bir ekipte, belirli bir süre içerisinde ortak bir ürün ortaya çıkarmak benim için yeni bir deneyimdi.

Üstelik herkesin çalışma biçimi aynı değildi. Kimi hızlıca fikir üretmek istiyordu, kimi önce bütün detayları düşünüyordu. Bazıları sunum konusunda daha rahatken bazıları araştırma ve içerik üretme konusunda öne çıkıyordu.

İlk başta bu farklılıklar küçük bir karmaşa yaratabiliyordu. Fakat zaman geçtikçe aslında takım çalışmasının amacının herkesin aynı şekilde davranmasını sağlamak olmadığını gördük. Tam tersine, farklı yetenekleri bir araya getirerek ortak bir sonuç ortaya çıkarmaktı.

Ulusal takımlarda kendi ülkemizden arkadaşlarımızla, uluslararası takımlarda ise farklı milletlerden katılımcılarla çalıştık. Bu çalışmalar sırasında sadece görevimizi tamamlamadık; aynı zamanda başka insanların nasıl düşündüğünü ve problem çözme biçimlerini de gözlemledik.

Sürdürülebilirlik hakkında bildiklerimi yeniden düşündüm

Eco SafeGuard’ın merkezinde sürdürülebilirlik vardı. Fakat proje boyunca sürdürülebilirliği sadece “çevreyi korumak” şeklinde ele almadık.

Önce kendi bilgilerimizi test ettik. Ardından farklı ülkelerin sürdürülebilirlik alanındaki uygulamalarını araştırdık ve bunları grup çalışmalarıyla birbirimize anlattık.

Bu noktada çok ilginç bir şey ortaya çıktı: Aynı dünyada yaşıyor olmamıza rağmen sürdürülebilirlik konusunda deneyimlerimiz birbirinden oldukça farklıydı.

Bazı katılımcıların ülkelerinde uygulanan sistemler bizim için yeni bilgilerken, bizim günlük hayatımızdan örnekler de başka ülkelerden gelen arkadaşların ilgisini çekebiliyordu. Böylece sürdürülebilirlik konusunda tek bir doğru veya tek bir yöntem olmadığını daha iyi anladım.

4R prensipleri ve döngüsel ekonomi

Projenin ilerleyen günlerinde 4R prensipleri üzerine daha detaylı çalışmaya başladık. Bu konuyu sadece bir sunum dinleyerek geçmedik. Gruplara ayrıldık, kavramları araştırdık, örnekler geliştirdik ve hazırladığımız çalışmaları diğer katılımcılara sunduk.

Döngüsel ekonomi üzerine yaptığımız çalışmalar da benim için oldukça düşündürücüydü. Bir ürünün yalnızca satın alınması, kullanılması ve çöpe atılması üzerine kurulu bir sistem yerine, kullanılan kaynakların yeniden değerlendirilmesini merkeze alan bir yaklaşımın nasıl mümkün olabileceğini tartıştık.

Atık malzemelerle dekorasyonlar hazırlamamız ise bunun daha somut ve eğlenceli taraflarından biriydi. Elimizdeki malzemeye “bunu artık kullanamayız” gözüyle bakmak yerine, “Bunu başka nasıl değerlendirebiliriz?” diye düşünmeye başladık.

Bence sürdürülebilirlik konusunda küçük ama önemli bir zihinsel değişim tam da burada gerçekleşiyor.

Ülkeleri kitaplardan değil, insanlardan öğrendim

Projede benim için en değerli deneyimlerden biri de farklı ülkeler hakkında doğrudan o ülkelerde yaşayan insanlardan bilgi almaktı.

Bir ülkenin tarihini veya kültürünü internetten araştırabilirsiniz. Ancak o ülkede yaşayan bir insanın kendi deneyimini dinlemek tamamen farklı.

Grup çalışmalarında farklı ülkelerin sürdürülebilirlik politikalarını konuşurken konu bir anda günlük yaşama gelebiliyordu. “Bizim ülkemizde bu böyle”, “Bizde insanlar bunu şu şekilde yapıyor”, “Bizim şehirde böyle bir uygulama var” gibi cümleler sayesinde daha önce hakkında çok az şey bildiğim ülkeler hakkında kişisel hikâyeler öğrendim.

Bu yüzden projeden dönerken sadece birkaç ülkenin başkentini veya bayrağını değil, insanların hikâyelerini hatırlıyor olmak benim için çok daha anlamlı.

Türkiye’yi anlatırken kendimi de yeniden keşfettim

Erasmus+ projelerinde kültürel geceler benim için her zaman özel bir yere sahip olacak gibi görünüyor. Eco SafeGuard’da düzenlenen Türk Kültür Gecesi de projenin unutulmaz anlarından biriydi.

Yanımızda Türkiye’ye ait farklı yiyecekler götürdük. Ülkemizi anlatan bir sunum hazırladık, videolar izlettik ve Kahoot oynattık. Sonrasında müziklerimizi açıp farklı danslarımızı diğer katılımcılara öğretmeye çalıştık.

Fakat bu gecenin benim için asıl önemli tarafı, diğer insanların Türkiye hakkındaki düşüncelerini doğrudan öğrenebilmekti. Bazı konularda bildiklerini doğruladık, bazı konularda ise yanlış anlaşılmaları düzeltme fırsatı bulduk.

Bunun bana farklı bir özgüven verdiğini söyleyebilirim. Çünkü ülkenizi başka insanlara anlatırken aslında kendi kültürünüze de başka bir gözle bakıyorsunuz.

Öğrenmenin bir de eğlenceli tarafı vardı

Proje boyunca yoğun workshopların yanında eğlenceli etkinlikler de yaptık. Bunlardan biri, sürdürülebilirlik ve ekoloji temalı meme hazırlama etkinliğiydi.

Karma milletlerden oluşan gruplar olarak komik fotoğraflarımızı kullanıp çevreyle ilgili mesajlar oluşturmaya çalıştık. Bir yandan ciddi bir konu üzerine çalışıyor, diğer yandan ortaya çıkan sonuçlara hep birlikte gülüyorduk.

Bu tarz aktiviteler bana şunu gösterdi: Bir konuyu insanlara anlatmanın tek yolu uzun sunumlar veya teorik bilgiler değil. Bazen bir görsel, bir şaka veya birkaç saniyelik bir video, saatlerce yapılan anlatımdan çok daha akılda kalabiliyor.

Shark Tank: fikirden sunuma

Projenin sonlarına doğru Shark Tank etkinliğine hazırlandık. Gruplara ayrıldık ve sürdürülebilirlikle ilişkili bir iş fikri geliştirmemiz istendi.

Bu süreç benim için projenin başından beri öğrendiğimiz birçok şeyi bir araya getiren bir aşamaydı. Önce fikir üretmemiz gerekiyordu. Sonra bu fikrin uygulanabilir olup olmadığını tartıştık. Görev dağılımı yaptık. Sunum hazırladık. Ve sonunda herkesin karşısına çıkıp fikrimizi savunduk.

Burada yalnızca sürdürülebilirlik bilgisini değil, iletişim, ikna, yaratıcılık, zaman yönetimi ve topluluk önünde konuşma becerilerini de kullandık. En önemlisi ise fikrin tek bir kişinin ürünü olmamasıydı. Farklı insanların farklı bakış açılarını bir araya getirerek ortak bir fikir oluşturduk.

Shark Tank etkinliği benim için projenin küçük bir özeti gibiydi: farklı fikirler, ortak üretim, sürdürülebilirlik ve birlikte savunulan bir sonuç.

Workshop bittiğinde Erasmus devam ediyordu

Gündüzleri workshoplarla geçen günlerin akşamları ise tamamen farklı bir atmosfere dönüşüyordu. Kültür geceleri, karaoke, film gecesi ve diğer sosyal aktiviteler sayesinde birbirimizi daha yakından tanıdık.

Bazen gün içerisinde aynı projede çalıştığımız arkadaşlarımızla akşam saatlerce bambaşka konular hakkında konuştuk. Hangi müziği sevdiğimizi, hangi yemekleri özlediğimizi, yaşadığımız şehirleri, ailelerimizi ve gelecek planlarımızı konuştuk.

Aslında projenin en güzel taraflarından biri de buydu. Program bize birlikte öğrenmek için bir sebep verdi; arkadaşlıklar ise programın dışında gelişti.

Bansko’dan ayrılırken

Son gün geldiğinde projeye başladığımız ilk günle aramızdaki farkı çok net hissedebiliyorduk. İlk gün aynı masaya oturduğumuz insanlar artık vedalaşmak istemediğimiz arkadaşlarımız olmuştu.

Son değerlendirmelerde projeden ne öğrendiğimizi, hangi anların bizim için önemli olduğunu ve gelecekte neler yapmak istediğimizi konuştuk. Youthpass ve sertifikalarımızı aldık.

Ardından Oscar Night ile projenin enlerini seçtik ve son akşamımızı yine birlikte eğlenerek geçirdik. Son gece herkesin yüzünde aynı ifade vardı: biraz yorgunluk, biraz mutluluk ve bolca ayrılık hüznü.

Ertesi sabah bavullarımızı hazırlarken aslında sadece Bansko’dan ayrılmadığımızı hissettim. On gün boyunca oluşturduğumuz küçük dünyadan da ayrılıyorduk.

Eve dönerken yanımda ne vardı?

Eco SafeGuard’a giderken sürdürülebilirlik hakkında belirli bir bilgi birikimim vardı. Ancak proje boyunca bu konuyu hiç olmadığı kadar detaylı ele alma fırsatı buldum.

4R prensipleri, döngüsel ekonomi, karbon ayak izi, sürdürülebilir yaşam ve çevre bilinci gibi konular artık benim için sadece proje başlıkları değil.

Bunun yanında farklı insanlarla çalışmayı, anlaşamadığımız noktalarda ortak bir yol bulmayı, farklı kültürlerden insanları dinlemeyi ve kendi kültürümü anlatmayı deneyimledim.

Belki de en önemlisi, sürdürülebilirliğin gelecekte yalnızca çevre alanında değil, kariyerimde de önemli bir yere sahip olabileceğini fark ettim.

Bansko’dan ayrılırken çantamda kıyafetlerim, hediyeliklerim ve birkaç küçük hatıram vardı. Ama asıl taşıdığım şeyler çok daha farklıydı: yeni arkadaşlıklar, farklı ülkelerden öğrendiğim hikâyeler, birlikte ürettiğimiz fikirler ve dünyaya biraz daha farklı bakmamı sağlayan bir eco mindset.

Bazı yolculuklar bittiğinde eve dönersiniz. Bazıları ise eve döndüğünüzde bile sizinle devam eder. Eco SafeGuard benim için kesinlikle ikinci türden bir yolculuktu.

Eco SafeGuard Erasmus+ Proje Katılımcısı Yücel Kültür Vakfı Genç Sayfa Erasmus+ Deneyim Yazıları

YKV Content:1870